Kapat
‘DERİN DEVLET’Mİ’??
‘DERİN DEVLET’Mİ’??
Israrla ‘paralel devlet’ ‘gizli devlet’ deniliyor ama bir türlü dilleri ‘derin devlet’ demeye varmıyor. Bakın, kapıdasınız, vurun kapıyı girin içeri, overlokçu geldi hanım, ‘derin devlet’ bu kadar ayağınıza geldi. Osuruktan güya özentili yapmacık başı gözü kıran...
3 Ocak 2014 16:23
Font1 Font2 Font3 Font4
ANTALYA

Israrla ‘paralel devlet’ ‘gizli devlet’ deniliyor ama bir türlü dilleri ‘derin devlet’ demeye varmıyor. Bakın, kapıdasınız, vurun kapıyı girin içeri, overlokçu geldi hanım, ‘derin devlet’ bu kadar ayağınıza geldi.

Osuruktan güya özentili yapmacık başı gözü kıran teorik bir dil kullanan Ali Bayramoğlu bey, nihayet halkın da anlayacağı bir cümle kurdu: ‘Makara geri sarıyor.’ Yani ‘makaram sarı bağlar’a geri döndük. Bu makarayı geriye doğru sarmaya başlayın, geriye doğru Muammer Aksoy’lar Taner Kışlalılar Madımaklar’a kadar, hatta arkadaşınız Hrant Dink’e kadar.

Derin bir güç olmadan, derinlerde onlarca yıl usul usul yuva yapmadan, koskoca emniyet ve yargıyı ele geçirecek ve devlete meydan okuyacak kadar derinlere gizlenmeden kim paralel bir güç oluşturabilir?

Bu arada cemaatin de teorik kafası hiç yokmuş. Bir gizli örgüt, diyelim THKP-C mücadelesini gizli verir, ancak ülkeyi ele geçirdiğinde gizli yapı açığa çıkar ve yasallaşır ve aynı zamanda eylem sürecini-planlarını iptal edip varlığını meşru zeminde yasal olarak sürdürür.

Cemaat ise öyle değil, iki tür yaşamı oldu, birinci dönemi ‘gizli’ydi, doğrusu çok güçlü bir gizlilik teknolojisi geliştirdi, sanırım bu gizlilik zekalarıyla dünya literatürüne girip üzerinde çokça konuşulacak. Ancak hataları şurada oldu, devleti ele geçirdiklerinde dahi ‘gizliliklerini’ ve gizli dönemdeki eylem süreçlerini devam ettirmeye çalıştılar, işte burada çuvalladılar. Oysa ‘yasal, meşru’ zemine geldikten sonra ‘ele geçirme, kapma, sızma, düşmanı tezviratla yıkma’ gibi eski dönem alışkanlıklarını bırakıp, yeni bir eylem süreci uygulamaları gerekiyordu, işte bu süreci beceremediler.  Halk arasında buna ‘huylu huyundan vazgeçmez’ denir, gizli örgüt refleksleriyle hakimleri ve yargıçları ve hukuk’u ve adliyeyi yönetmek istediler ve dünya başlarına yıkıldı…

Oysa yanlarına eski solcu liberal ağbileri de çekmişlerdi, insan bu eski solcu ağbilere sormaz mı, ‘gardaş hücre nedir, yasallık nedir?’

LİBERAL VE YANDAŞLARIN TÜM SÖYLEMLERİ YERLE BİR OLDU

Gördünüz işte, yüzlerce liberal ve yandaş yazar, birkaç gün içinde toprağın altı üstüne geldi, siyaset ters yüz oldu, yani ‘ileri demokrasi nutukları’,  ‘eski Türkiye-Yeni Türkiye’ söylemleri, ‘Türkiye vesayetten kurtuldu’ naraları, anında yerle bir oldu. Bu duruma halkımız ‘düşmez kalkmaz bir Allah’ der, ama bu durumun hakkını yine argo verir: ‘göt’ oldular, denir.

O ne kuvvetli nutuklardı, özgürlük çoğulculuk liberalizm, heyt anam heyt, ekranlarda başlarından dumanlar yükselerek, yakan şimşekler gibi çakarak, yandaş ve liberaller el ele diz dize cıvıldayarak cıvıklaşarak, alaylı kahkahalar atarak, sarhoş yılanlar gibi ip gibi uzadılar, birbirlerine püsküllü kuyruk oldular,  yıllar yıllar boyu sabahlara kadar durmadılar bıkmadılar yorulmadılar, bir bitmediler.

Bu topraklarda hiçbir yazar, yandaş ve liberallerin şu son altı-yedi yılda oldukları kadar taşkınlaşmadı, köpürmedi, kabadayılaşmadı, cellatlaşmadı, gaddarlaşmadı, gestapolaşmadı, gizli tezgahlara bulaşmadı, ve büyük Allah’ım işte, bir günde hepsi ‘fenafillah’ oldular. An itibariyle beton mikser makinesi içinde bok ve çimentoyla mütedamiyen karılmaktadalar.

2010 gibi bir çağda ‘engizisyon mahkemeleri’ kurdular, cadı avı başlattılar, girilmedik TV basılmadık gazete kalmadı ve bütün bunları ‘demokrasi kahramanlığı’ olarak gösterdiler.

İslamcısı liberali, ileri demokrasinin azizleri bizler de yakılacak şeytanlardık.

Gestapolar gibi ‘yakalayın şunları’ ‘bunları da alın’ ‘onlar daha dışarda mı?’ ‘iddialar var efendim’, ‘tek bir tanesi dışarda kalmamalı’, ‘hepsi temizlenmeli’ gibi nice azgın cümleyi hem ekranlardan hem yazılarından, beş-altı yıl aralıksız, kaleşnikofu otomatiğe takar gibi, halkın yazarların askerlerin memleketin üstüne saldırdılar, ne memleket kaldı ne cumhuriyet ne bayrak, ne Atatürk, ne Çanakkalesi, ne gazetecisi ne belediyesi…

ALLAH’IM SEN DE GÖRDÜN MÜ O GÖZÜ DÖNMÜŞLERİ

Türkçe bilmeyen biri izlemiş olsaydı, bu koro, gondol şarkısı söylüyor sanırdı, ekranlarda o kadar rahattılar.

İçerde dışarda tek bir ışık kalmasın diye, eski Türkiye’den arşiv, kütüphane, Türk tarih kurumu, gazete, parti, hatıra, hiçbir şey kalmasın diye halka saldırdılar mitinglere saldırdılar belediyelere saldırdılar, Allah’ım sen de gördün mü o gözü dönmüşleri.

Bir ölüm tüneliydi, güneydoğu’da toprağı kazıp köpek kemikleri bulup manşetlere çekiyor, askeri yazarı bizleri halkı ‘toplu katliamların’ zanlıları olarak tüm dünyaya bas bas bağırıyorlardı, memlekete Arizona tipi bir hortum fırtınası gibi girdiler, kriz az kalır, felaket az kalır, öldürücü yıkıcı parçalayıcı her söz eksik kalır, böyle bir ‘alamet’in henüz adı konmadı, ancak mitolojilerde anlatılan gerçeküstü abartılı ölçüsüzlüklerle insanlık hukuk toprak tarih uygarlık dokuz şiddetinde on şiddetinde tsünami dalgalarla sarsıldıkça sarsıldı.

Şöyle mi anlatsak, Zeus kolunu kaldırıyor bir yaşlı yazarı içeri tıkıyor, Apollon koskoca bir orduyu bir günde zincirleyip içeri tıkıyor.

Öfkenin kinin nefretin intikamın bu kadar aşırılığına, ancak bir işgal dışında, milli yazarların ve milli ordunun ortadan topyekün kaldırılmasına ne bu topraklar  ne de başka çok uzaklarda  bir ülke dahi yaşamadı.

Tek bir sahici belge olmadan koskoca orduyu dörtyüz casus varmış deyip ele geçirdikleri yargıçlarla yaka paça içeri tıktılar. Tek sahici belge olmadan bunlar cami bombalayacaklarmış deyip hava kara deniz eski ve yeni komutanlarını bu gizli örgütün savcıları süründüre süründüre içeri tıktılar.

Yüz binlerce sayfa yalan uydurma sahte metinler CD’ler uydurup, canice katilce vahşice  artık ne desek az gelir, yazarları orduları onurları aileleri kozmik odaları paramparça edip ateşe verdiler.

Yağmasını talanını yalancı şahitlerini milyarlık soygunlarını anlatsan şimdi hangi dünyalı inanır, rezillikleri kitaplara kütüphanelere sığar mı?

Aynı vahşiler sürüsü yaşadıkları ülkenin işini bitirir bitirmez hemen komşu ülkeyi talana koştular, el-kaideyle, kimyasal silahlarla, müslümanı müslümana ciğerlerini yiyerek, kafalarını keserek ve hepsini videolara çekerek, akılların tarihlerin görmediği korkunç bir savaşa girdiler, nasıl bir günde yaşadık Allahın?

ŞEYTAN GİBİYDİLER DECCAL GİBİYDİLER

Bunların hepsini gördük, bu olaylar yaşanmadan önce içimizdeki en şizofren en paranoyak delilere bir kabus tasarla kurgula deseler, kabus’un bu patlamış paramparça salya kusan gözlerine kimse inanmazdı.

Böyle bir yargı böyle bir devlet yönetimini tarihler görmedi yaşamadı, masallar dahil.

Kendi yetiştirdiği evlatları eliyle bu toprakların bilinen bütün tarihi içinde böyle bir devlet insanlık yasa hukuk kıyameti yaşanmadı.

Bunlar olup biterken bu yüzlerce liberal ve İslamcı yazar sanmayın ki‘elma’ydı.. Aklı zekası gözleri bacakları olan insan gibi güya insan bedeni taşıyorlardı. Uzaydan düşen ateş topları, yerin altından çıkıp gelen kurtçuk suratlı canavarlar gibiydiler, ne gazete ne muhalif ne yazar ne asker ne mahkeme, saldırmadıkları yemedikleri kemirmedikleri soymadıkları çamura gömmedikleri infilak ettirmedikleri yer, insan, yasa maddesi, kalmadı.

Yetmez ama Evet Anayasası’yla cemaat hakimleri yargıyı ele geçirince her biri peygamber gibi, Kudüs’e giren Selahattin Eyyübi gibi, kahramanlar gibi, işgal orduları komutanları gibi, ne desek tarif etmez, muzaffer generaller gibiydiler, şeytan gibiydiler deccal gibiydiler, hiçbir şey anlaşılır boyutlarında anlaşılır ölçüler içinde anlaşılır akıl içinde dünya hava sıcak atmosfer basıncı altında görülmüş kayda alınmış şeyler değildi.

Ey genç nesil, işte şimdi bu hercü merc’ün tam ortasındaydınız.

Karakterleri kişilikleri psikolojileri birkaç gün içinde alt üst olan bu kadar çok liberal ve yandaş yazarın, bu inanılmaz akıldışı hikayeleri sizleri bekliyor.

Biliyorum trajedilere mitolojilere destanlara sığmayacak bu kadar abartılı karakterleri hikaye etmek romanını yazmak çok çok zor, ama adım gibi biliyorum, bu sahneleri görmüş yaşamış şimdi bir küçük çocuktan bir Dante çıkacağına eminim, bu ilahi komedyayı ilerleyen yaşlarda hepinizi kağıda kaleme gömecek eminim…

Bu kadar sert ve aşırı ve hızlı, değişim karşısında, gelecek nesillerin de akıl sağlığını korumak istiyorsak, niye neden nasıl oldu diye bu uçsuz bucaksız hikayenin sanki bir bilim kurgu romanı gibi kurtçuktan canavara leşten cesede dönüşen karışan tuhaflaşan kişilerin ağız yapılarını irin miktarını salya değerlerini yapışkanlık dil altı beyin hormonu, her şeylerini psikolojileştirip karakterleştiren ve ama sahici gerçek kalmayı başaran romanların altına girebilmeliyiz.

ORDU, İÇERİ TIKILINCA MEYDAN GİZLİ ÖRGÜTLERE KALDI

Ne FBI ne MI5 ne Mossad ne KGB tarihi böyle bir hikaye duymadı, delilik akıl almazlık ve olamaz ‘gözlerime inanamıyorum Allah’ım’ şaşkınlıklarında, hepsini solladık.

Kurtçuklardan Peygamber yaptılar, irin ve salyadan ayet, Allah’ı şeytan, şeytan’ı Allah yaptılar, hepsi tek hikayeye bağlandığı için bu romanın adını 1001 Gece Savaşı koyardım.

Kurgusu çok basit, bugün hala yazmakta olan otuza yakın İslamcı, liberal yazarın altı yıl önce söylediği en çarpıcı yerleri ve bugün söylediklerini ve ilk gençlik yıllarımdan beri tanıdığım bir çoğunun basit gündelik hayatlarından psikolojik karakter detaylarını not ederdim.

Ve son sayfalarında hikaye başka bir boyuta sıçrar henüz bilmediğimiz görmediğimiz, eline balta alıp kafalarına kafalarına vuracak bir tuhaf canavarsı karakter, onu henüz hiç biriniz tanımıyorsunuz, herkes yorulduktan sonra ortaya çıkan, işte bu bütün kirleri bokları leşleri yalanları ithamları YİYEREK BÜYÜYEN, tahmin etmediğimiz başka bir KARAKTER: Ayaktakımı anlamında AVAM…

Saddam, İran-Irak savaşı sonrası yorgunluktan çıkmıştır.

Hitler, birinci dünya savaşı yorgunluğundan.

Taliban, yirmi yılı aşkın işgal ve iç savaş yorgunluğu sonrası.

Cezayir’de iç savaş, İslamcılar ve laiklerin bitmek bilmeyen ve katliamlara dönüşen sert kavgalarının yorgunluğundan. Ve sonra İslamcılık ideolojisi Cezayir’de ‘utancından’ öldü, çünkü savaşın ilerleyen safhasında İslamcılar birbirlerine onbin ellibin rakamlarıyla kesmeye başladı.

Yüzyıl yasaklanmış Ortadoks kilisesini arkasına alıp bir günde birlikte oturdukları Boşnakların yüz binlercesini öldüren Sırp katiller çürümüş umutsuz omurgası kırılmış Sovyet yorgunluğundan çıktı.

Toplumların siyasi yorgunluğu sosyal yorgunluğa dönüşür, işsizlik, umutsuzluk, cahillik. Ve acımasız ideolojiler sert partiler bu yorgunluğu oy’a taraftara dönüştürür. Tayyip Erdoğan iktidara geldiğinde 12 Eylül sonrası Tansulu Özallı PKK’lı Banka soygunlu medya patronlarıyla aşırı yorgun kitleleri peşine takmakta zorlanmadı, şimdi sorumuz, Tayyip sonrası daha da yorulmuş kitleler nerede yuvalanacak?

Yorgunluk bitkinlik yıkıntı umutsuzluk boşluk…bir zaman sonra kitlenin medyanın aydınların akademinin ve halkın, becerisini birikimini geleneğini anlayışını görgüsünü yavaş yavaş kemirip bitiriyor ve kendini AVAM’IN RUH HALİNE teslim ediyor, o halde başlayalım yazımıza:

Ordu, uygarlığın gücüdür, kabilelerin gücü başkadır, çetedir, eşkiyadır, çetebaşıdır, büyüdür, mistisizmdir, mehdidir.

Ordu, içeri tıkılınca meydan gizli örgütlere kaldı. PKK ve Cemaat ve El Kaide.

Hatta Tayyip Bey’in ‘halifelik’ tezleri olmadı yerine ‘mehdilik’ mi yerleşmeye çalışıyor desek bu karışık ortama hiç de tuhaf kaçmaz.

Anamın karnında öğrendiklerimi yazmıyorum, kitaptan yazıyorum, ordunun gücü geliştirdiği stratejilerin zekasındadır.

Türk ordusunun geliştirdiği iç ve dış stratejiler birkaç yıl içinde ‘darbe’ kabul edilip hem itibarları hem varlığı dağıtıldı.

Batılı medeni denilen ülkelerle aramızdaki büyük fark ise batılı medeni ülkelerde stratejileri orduları değil ‘petrol kartelleri’ yazar.

Stratejileri yazan büyük güçlerin önünde tek engel vardır o da hukuk ve demokrasi’dir.

Ancak, şimdi tarihimizde büyük stratejileri ilk defa ‘yargımız’ yazıyor.

TERÖRİST ÇETE SIRALAMASINA HÜKÜMET’İN KENDİSİ DE DAHİL OLDU

Eski milli güvenlik kurulları iç ve dış tehdit sıralaması yapardı, şimdi iç ve dış tehdit sıralamasını ‘yargımız’ uygulamalarıyla dikte ediyor, bakın Ege’de bir çok belediye başkanına kelepçe taktılar, ordu komutanlarımızı, yazarlarımızı içeri tıktılar, buradan yargı’nın iç ve dış terör sıralamasını öğrenebiliyoruz.

Yetmez ama Evet anayasasıyla iş başına gelen yargının iç tehdit yani terörist çete sıralamasına şimdi hükümet’in kendisi de dahil oldu ve amansız kanlı bir iç savaşın gölgesi ülkemiz üzerine düşmeye başladı.

Ama asıl bu stratejiyi yazanların karakterleri iç savaşın entelektüel boyutunu da bizlere öğretiyor. Bir tarafta Emre Uslu, Önder Aytaç, Mehmet Baransu, Bugün, Zaman yazarları gibi polis komiser emniyet kökenliler, al birini vur ötekine, diğer tarafta Rasih Kütahyalı, Tayyip Erdoğan, Yiğit Bulut, vb. Star ve Yeni Şafak yazarları, üslupları, toplumsal sorumlulukları, hukuk anlayışları, tarih ve medeniyet bilgileri, tane tane okuyun, mideniz kaldırmaz, çoktan AYAKTAKIMI’na dönüştü. Hukuk değil toplumsal sorumluluk hiç değil bir ‘taraftar, kabile savaşına’ dönüştü.

Bu tarafların hepsi hukuksuzca gasp edilmiş ordu emniyet ve medya saflarına ‘atanmışlardı’.

Ancak hepsi kendini bu yağma talan curcunasında yerleştirildiklerini hiç düşünmüyor, hepsi kendilerini ‘çok önemli’ oldukları için bu yerlere geldiklerini düşünüyorlar, avam buna denir, kendilerinin nasıl ve niçin kullanıldıklarının dahi farkında olmayan…

Trajedi buradadır, demokratik ilişki kurabilmek en azından bir nezaket bir demokrasi kültürü gerektirir, hatta ‘yalnızca elitler demokratik ilişki kurabilir’ diyen görüşleri desteklemek için değil hatırlatmak için bu mottoyu söylemem gerekiyor, birbirlerine güya yazar entelektüel diyen insanlar dahi bırakın devleti bırakın toplumu bırakın dışarıdakileri, kendileriyle dahi demokratik bir nezaket ilişkisi kuramıyor.

Ne kendi camianızla ne devletle ne toplumla ne birbirinizle demokratik bir ilişki kuramıyorsunuz ama hepiniz devletin başındaki ‘elitler’i amansızca eleştirerek onları hukuksuzca ve gaddarca tasfiye ettiniz, o halde, tarihin bu anında ‘yalnızca elitler demokratik ilişki kurabilir’ cümlesinin bir daha altını çizmekte hayır vardır.

Ve kendilerini çok önemli hisseden ama bir türlü elit olamayan ‘avam’ kalemler, artık birbirlerine öldürmekten yok etmekten ortadan kaldırmaktan bahsetmeye başlamış olmasıdır, ki bu yazar güruhunun yazıları topu birden Samanyolu TV’deki vahşi belgeseline dönüşmüştür.

Ülkemizde İlhan Selçuk Doğu Perinçek İlker Başbuğ’dan Türkan Saylan’ına kadar acımasızca ve hukuksuzca insanları içeri atıldığında herkes avukata hukuka dilekçelere insan haklarına sarıldı, mağdurların hiçbiri öldürmekten kesmekten yok etmekten tek cümle olsun bahsetmedi. Çünkü biz bir toplumuz, hukuk var, yani üstün ve medeni bir ‘yurttaş’, yüksek devlet terbiyesi, sorumlu insanlar gibi davrandılar, işte bu soylu yurttaşların avam’la aralarındaki büyük medeni fark budur.

KİTLENİZİN RUH HALİNE EN UYGUN LİDER CEM UZAN’DIR

17 Aralık daha bir ayını doldurmadan sizler birbirinizin kökünü kazımaktan, yok etmekten öldürmekten 90’lı yıllardaki gibi tarlalardaki faili meçhul cesetlerden konuşmaya başladınız.

Bu ‘avam’ ‘kabile’ ‘çete’ ‘gizli örgüt’ ‘polis’ yazarlarının gideceği yer burasıdır, sosyoloji sert bir felsefedir, işçiyi uşak’ı köleyi efendiyi avam’ı elit’i herkesin toplumsal davranışlarını sınıflandırıp yerine koyar.

Şunu hatırlatmak için, bugünlerde Cem Uzan siyasi olarak ayakta kalmış olsaydı, Tayyip Erdoğan’ı tepetaklak alaşağı edeceği büyük oy gücünü ancak o bulabilirdi.

Neden? Çünkü sadece kendiniz avam değilsiniz, yazıp çizip konuşup oyalayıp umutsuzlaştırıp çaresizleştirdiğiniz yani avamlaştırdığınız kitlenizin ruh haline en uygun lider Cem Uzan’dır.

Çünkü Tayyip Erdoğan’a oy veren kitleler sayenizde avam geldi avam gidiyor, sayenizde yetişkin hale gelemedi, sayenizde bilinçlenemedi, en sert ekonomik sorunlar dururken, elde yalınkılıç palalar Selahaddin Eyyübi naralarıyla Şam’a saldırdınız, tamı tamına ayaktakımı yalanları. Çünkü avam’ın gücü çok büyüktür, çünkü avam bir insanı desteklerse, onun yolsuzluklarına gaddarlığına hiç bakmaz, avam, vursun kırsın çalsın yeter ki yönetsin ister, müslümanın kellesini kessin ister kimyasal kullansın, yeter ki İlker Başbuğ gibi Esad’ı da demir kafesler içine alsın.

Avam açık seçik güç ister, demokrasisine hukuk’una bakmaz, yazarları tümü birden, ne eleştiri, ne uyarı, ne öğüt, ne yol göstericilik hiç yok, herkes GÜÇ istiyor, Tayyip Bey, bu son saldırılardan kurtulsun da nasıl kurtulursa kurtulsun.

Bugün Tayyip taraftarları açık seçik Tayyip’in gücünü istiyor, avamın tiksindirici basit siyaseti işte budur.

Dikkat edin Tayyip Bey nerede ne zaman diktatörleşti? Avam’ın gücünü arkasında hissettiğinde diktatörleşti. Ve bizler bu gücü ‘koyun, sürü’ kitleler olarak metaforlaştırmayı çok severiz. Oysa bunlar ‘koyun’ değil, sinsi, çıkarcı, kolaycı, kurtçuk, örümcek. Bir lidere ‘baba’ deyiver bir de büyük oy gücünü arkasına koy.

Sosyolojiyi iyi okuyun bu hukuksuz katliamların önünü açanlar ‘koyun’ kadar masum sessiz ve zavallı değildir. Bu sessiz ve zavallı yaratıkları ortaya çıkartan siyasi ve sosyal yorgunluktur, ve bundan endişe etmesi gereken medya, akademi, siyaset, aksine bu ayaktakımının ‘gücüne’ muhtaçtır.

Birgün Sarıgül gibi biri işte bu ayaktakımının oyunu alıyorum deyince, bu ayaktakımı, sizin de iftihar kaynağınız önderiniz yol göstericiniz olur, bu siyasi kaostan tek kurtuluşunuz haline geliverir.

Peki bizim şansımız var mı? Çok çok az. Çünkü bizler diktatörü yıkabilecek tek güç’ün ‘avam’ın köleliğini fark etmesiyle ortaya çıkabileceğini öğrendik, biz buna ‘bilinçlenme’ deriz. Oysa avamın bilinçlenmesi için yola çıkan sosyal partiler şimdi avamın bilinçlenmesi değil, Tayyip gibi onlar da ‘avam’ın oy’una talip… Yani Tayyip’ten çıkmak için Tayyip’in metodlarını kullanmak zorundasınız.

Yani facia, Tayyip değil, asıl büyük felaketin çaresizlik içinde sosyal partilerin de ‘avamlaşmakta’ olduğunu görüyoruz.

KURALSIZLIK HAKLILARI ZAYIF, HAKSIZLARI GÜÇLÜ HALE GETİRDİ

Bu medya düzeni ve bu medya yazarlarıyla avam’ın bilinçlenmesi uyanması irkilmesi kendine gelmesi mümkün mü? Hayır?

Üçüncü hatırlatmak istediğim şudur, insan terbiyesiyle ilgilidir.

Bilginizdedir anarşistler emir kural iktidar tanımaz.

Bu ütopyaları için devlet dışı iktidar dışı başka bir alanda emirsiz komutasız iktidarsız ortak komün gibi yaşayacakları evler inşa ettiler, ve birlikte yaşamaya başladılar.

Sorunlar şöyle başladı, içlerinden biri bulaşıkların yıkanmasına hiç yardımcı olmuyor, içlerinden bir diğeri gizlice dolaptan atıştırıyor, içlerinden bir diğeri evin temizlenmesine hiç yardımcı olmuyor. Sonuç, pek tabii bir diğeri de çıkıp, sen niçin hiç katkıda bulunmuyorsun diyor, verdiği cevap, anarşist yapıyı kökünden deviren bir cevap: sen bana karışamazsın, sen bana emir veremezsin.

Oysa bu komün yaşamında eşitliği sağlamanın bir yolu vardır, o da, komün içindeki bireylerin kimse onlara müdahale etmeden kendi içlerinde bir düzen olması, yani emir ve kurallar dışarıdan değil kendi içlerinde bir terbiye bir insanlık ahlakı olarak oturmuş olması gerekiyor…

Mesela iki sevgili böyledir, mesela, bir ekip çalışmasında böyledir, maça çıkan takım böyledir, dağa tırmanan arkadaş grubu böyledir, kurallar koyulmamıştır ama birbirlerinin hakkına tecavüz etmeden eşitlik ve bölüşümü kendileri sağlamaya çalışır.

Ama birliktelik beş-altı sene kadar uzayınca, ama asıl koyulan hedef aradan çekilince ‘komün’ dağılır, bu yüzden kafaya oynayan takım puan farkını matematiksel olarak kaçırırsa takımdaki ortaklık birbirinin hatasını yanlışı görmeme anlayışı dağılır.

Bu örneklem önemlidir. Çünkü bu avam tayfasının hepsi ‘müslüman’ olduğu iddiasındadır.

Müslümanlık önce bir iç terbiyedir, bir haddini bilmek, bir kadir şinaslık, bir diğerkamlık bir vefakarlıktır, bir adanmışlık.

Bir iç terbiyeleri olsaydı bu ‘komün’ dağılmazdı.

Şeyhim ve ben, liderim ve ben, çıkarlarım ve ben, acıkmış karnım ve ben, arzularım ve ben, diyen insanlar hiçbir örgütte barınamaz hiçbir toplu çalışmada yer alamaz. Çünkü dünyanın en büyük ve tek örgütü, ‘Allah ve ben’dir. Allah ve ben, deyip kendi iç hesabını arzularını egosunu Allah’la (vicdanla) arasında muhteşem bir örgüt kurmamış hiç kimse, ekip, takım, örgüt, komün çalışmasında BAŞARILI UYUMLU yol alamaz.

Toplumdan aileden sokaktan örgütten her şeyden önce ‘Allah ve ben’ ‘vicdanım ve ben’ diyen bir normal insan gelir, yani kendi iç dengesini terbiyesini düzenini kuramamış insanlar, ayaktakımına dahildir, çıkarcıdır, sinsidir, taraftardır.

Velhasıl bürokraside hukukda sokakta Allahsızlık ve vicdansızlık’ın büyük bir kuralsızlık oluşturup kitlelerini gün gittikçe daha da büyüttüğünü gördüm. Bu son vahşi hukuksuzluklar yaşanırken hatta Taha Akyol gibi yazarlar da dahi insafsızlığı şaşkınlıkla gırla bolca gördüm. Ve bu kuralsızlığın haklıları zayıf, haksızları güçlü hale, yani kaosa sürüklediğini izlemekten ben de yoruldum.

En tepedekilerin ‘götünün gılı’ gibi avamlaşması, bilimkurgu filmleri gibi, taşın altında solucan, taşı kaldırırken taşın kendisinin daha büyük solucan olduğunu görmek, hatta taşın kaldıran ellerin de başka tür solucansı canavar olduğunu görmek, dehşet veren, avamlığın altı üstü kalmadı, perdenin arkası önü kalmadı, gizlisi saklısı kalmadı.

Dördüncü söyleyeceğim şey.

Çocukken anne baba dayağından korkarız, ama yaşımız otuzu geçince boyumuz posumuz anne babamızı geçince, hatta  yaşlanmış eli ayağı tutmayan ninemize bakıp yahu bu zavallı kadının dayağından nasıl da korkuyormuşuz, deriz.

Annemiz babamız çocukken dayağıyla otoritemiz olur, ama bizler büyüyünce dayak yerini ‘saygıya’ bırakır. Dayak yeme ihtimalimiz olmadığı halde anne babamıza ‘saygı’ duyarız.

Görüyorum ki bu avam yazarları hala ‘dayaktan’ korkuyor, ve liderlerine ve şeyhlerine hala bir ‘saygı’ inşa edemediler.

Bunun başka sebebi de var, dayak yemek onları aynı zamanda başkalarından dış dünyanın tehlikelerinden koruyan da bir şeydir.

Yani ‘dayak’ arzulanan bir şeydir, beni dövsün ama beni de düşmanlara karşı korusun.

Eşek kadar adam oldular ama dayakla terbiye olunan çocukluklarını aşamadılar, avamın huyu suyu zekası hep dayak yedikçe babasına tapınan çocuktur.

İşte bu adamların varlığı ‘avam’ı yaratandır. Bir toplum dayaktan korkuyorsa o toplumu bir arada tutacak hiçbir güç kalmaz. Tam tersine dayaktan hiç korkmadığı halde kendinden zayıflara saygı ve değerler inşa eden insanların varlığı bir toplumu ayakta tutar, bu medeni yurttaşlık bilgilerini benden mi öğrenecektiniz?

Ve bugün artık muhalefet köpek’i aday koysa köpek dahi seçilir bir hale yine geldik,  çünkü avam yerinde kaldıkça köpek eşek domuz düve fark etmez, kardeşlerim, daha çok konuşacağız.

Ayaktakımı düzeyinde avam dediğimiz herkes yorulduktan sonra ortaya çıkar, Hitler 1. dünya savaşı yorgunluğundan sonra çıktı, Taliban uzun iç savaş sonrası çıktı, Saddam, on yıl süren yorucu İran-Irak savaşından sonra çıktı, Cezayir’de iç savaş, herkes yorulduktan sonra.

İşte birkaç güne varmaz Tayyip de devrilir, ama filmin sekansı bitmez.

Baba lider kurtarıcı ‘imgesi’yle yaşayan yorgun kalabalıklar, yolumuza bir başka Tayyip’i çıkartır.

Çünkü ülkemizde asıl iktidar katmanı: yorgunluk ve çaresizlikten ayaktakımına dönüşmüş kitlelerin ta kendisidir.

Avam’ın yorgunluğu hiçbir belaya benzemez, iç savaşların katliamların soykırımların hukuksuzlukların kapılarını ardına kadar açan onlardır…

Daha dün sizi müslümanı müslümana öldürdüğü savaşa sürükleyen kimdi, işte bu büyük tarifsiz güçtü…

Şimdi, HERKES YORULDUKTAN SONRA ORTAYA ÇIKACAK GÜÇ, kim olacak?

Yorgun kitleler melek şeytan iyi kötü güzel çirkin ayırt edemez.

Yorgun kitleler çok geçmez eline sarılı güllü bir baltayı geçirir.

Daha korkunc daha önce yaşanmamıştı, dersiniz.

Aynı ayaktakımı yazarları aynı liderine toz kondurtmayan medyası, aynı varsın yesin, varsın yakıp yıksın, diye kudurmuş durdurulamaz kitlesiyle…

Yani, genç yazar kardeşlerim,

Son sayfasına yaklaştıkça roman, bitmeyen bir hikaye gibi.

Daha yeni başlıyor hikaye.

Bu zalim yıllarda Demirel’i dahi aradığımız gibi, o sarı baltalı günler geldiğinde köşe bucak eski gaddar zalim engizisyon yargıçlarını dahi aramaya başlarsınız, o da medyasını inşa eder o da hakimlerini arkasına alır… Çünkü yorgunluğu hepimizin üstünden atacak bir iş, bir atelye, bir proje, bir çalışma, bir ekmek’i düşünme hiçbir yerlerinde yazmıyor.

İtiraz da edemezsin çünkü bu sefer bu sarı baltayı senin umutsuz günlerinden bir çıkış diye senin hayallerin senin acılarındanYONTMUŞLARDIR…

Önceki ayaktakımının vahşileri şehre bağımsızlığa saldırmışlardı, şimdi sarı baltalar, iç kalene, senin içine ruhuna saldırıp seni yok edecek, şimdi küfrettiğiniz iğrendiğin yandaş ve liberallerin suratlarına tıpatıp benzeyeceksin.

Bitmeyen ve başa saran hikaye, hep aynı hikaye gibi, YENİDEN MAKARAMIZ BAŞA BAĞLASIN:

Bu liberal ve yandaş yazarların Tayyip öncesi günlerine gidin, nasıl ezik çaresiz çıkışsız yılları olmuş, ki, şimdi sizlerin Sarıgül’e sarıldığı gibi onlar da BİR VAKİTLER TAYYİP’E AYNI perişanlıkla TESLİM OLMUŞLARDI…

Ve yarınlarda da bugünkü gibi YAŞAMLARIMIZA HÜKMEDECEK liderlere itiraz edemeyecek kadar sık boğaz edip susturup konuşturmayıp DAHA BUGÜNDEN BİZİ DAHİ YORDUNUZ.

Ey muhalefet, bilinçlendiremediğin kitlelerle yola çıkma.

Nihat Genç

Odatv.com



YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ


Yukarı Geri Ana Sayfa